Eserimiz tasavvufla seriat, hakikat ve marifet arasindaki derin iliskiyi konu edinmektedir. Iman kuru bir taklit degil; insanin hakikati bizzat idrak ederek batin olgunluga ulasmasi seklinde ele alinir. Sufilerin sarap, 595sevgili, meyhane ve ask gibi sembollerle kurdugu dilin aslinda dünyev arzulari degil; mürsid araciligiyla Allah sevgisine ve ilah bilgiye yönelen ruhsal halleri temsil ettigi aciklanir.
Eserin diger bir ekseni, insanin nefs tutkularla hayvan bir seviyeye düsebilecegi, ancak tövbe, zikir ve manev egitim sayesinde yeniden insan-i kamil mertebesine yükselebilecegi fikridir. Rüyalar, semboller, mürsid-mürid iliskisi ve kalbin genisligi gibi temalar üzerinden insanin kücük bir alem degil, bütün yaratilisin özünü tasiyan büyük bir varlik oldugu savunulur. Ruh göcü gibi inanclar reddedilirken, insanin ahlaki halinin ahirette surete dönüsecegi düsüncesi tasavvuf bir ahlak ögretisine dönüstürülür. Böylece yazar, zahir ile batin arasinda catisma degil; biri beden, digeri ruh olan tamamlayici bir iliski bulundugunu vurgular.
Son bölüm ise Halife Aliyi velayet nurunun tasiyicisi ve tasavvuf silsilelerinin manevi kaynagi olarak sunar. Onun cesareti, cömertligi, ilmi ve Peygambere yakinligi etrafinda örülen rivayetler, klasik Islam biyografi gelenegi ile menkibev tasavvuf anlatisini birlestirir. Böylece eser, Sufi düsüncede velayet anlayisinin merkezine yerlesen Ali tasavvurunu hem duygusal hem de ögretisel bir dille insa ederken Osmanli tasavvuf dünyasinin dervislik anlayisini, tarikat geleneklerini ve mistik düsünce iklimini de acikliga kavusturur.